Salı, Aralık 15, 2009

Affettim...


Hani bazen, durduk yere düşünürsün geçmiş zamanı. Yaşanmışlıklarına bakarsın ve bu kez daha derinden düşünürsün.

Çok kızmışsındır zamanında, çok kırılmış, çok üzülmüşsündür. Günlerce gözlerine uyku girmemiştir, girememiştir ağlamaktan. İnanmamışsındır olan bitene, kandırmışsındır öylece kendini...

Üstünden zaman geçmiştir biraz, sanki bunları yaşayan sen değilmişsin gibi unutmaya başlamışsındır. Unutmamışsındır aslında ama, artık düşünmezsin de, sorgulamazsın da...

Biraz daha zaman geçince hiç bir şey hissetmemeye başlamışsındır. Ne sevgi ne nefret... Dümdüz olmuştur herşey, dümdüz ve duygusuz...

Ve bugün geldiğinde bakarsın ki, affetmişsin... Öylece affetmişsin...

Pazar, Aralık 13, 2009

Benim Adım Orman...


Sonunda şebomun yeni albümüne kavuşuyoruz. 16 Aralık'ta çıkıyormuş, hemmen hemmen almalıyım, dinlemeliyim, 4 yıllık özlemi dindirmeliyim!!!

Eminim yine sözlerin dibine vurmuştur, ama merak da etmedim değil; neden böyle bi isim seçmiş albüm için. Bi hikayesi vardır zaten kesin de, ne acaba :)

Bilen bilir, ben bu kadına aşığım!!! Hemen turneye çıksın istiyorum, İzmir'e gelsin istiyorum, konserine gideyim istiyorum. Çok mu şey istiyoruuuummmmm!!!!!!!!!!!!!!!!!

Hadi çabuk gelsin çarşamba günü...

Pazar, Aralık 06, 2009

Yıldız Korusu - Malta Köşkü

Bayramın son günü hava çok güzeldi İstanbul'da. Bahardan kalma bi gündü sanki. Biz de bunu değerlendirelim, şöyle Ortaköy ardından Bebek'e doğru gidelim dedik. Ama o da ne, nasıl bir trafik o öyle!!! Milim milim ilerliyoruz resmen. Beşiktaş'ı geçtik, Ortaköy'e yaklaştıkça trafik katlanılmaz bi hal aldı. Gözlerimiz otopark aramaya başladı. Bari park edip yürüyelim dedik. Tam o sırada, sağa doğru bi otopark işareti gördük. Daldık hemen tabi. Sonra bi baktık, Yıldız Korusu, Malta Köşkü gibi tabelalar gördük. Neymiş bu diyip girdik kapıdan. Şehrin ortasında çok güzel bi orman, tertemiz hava. Çok hoşumuza gitti. Arabayı park ettik, en tepede bi yere. Sonra temiz hava alalım diye yürüdük biraz. Orda bi köşk varmış, Malta Köşkü. Restorana çevirmişler. Böyle süper boğaz manzaralı yeri de, ohhh misss :) Hemen oturduk tabi, çaydır tatlıdır nasibimizi alalım diye. Sohbet, muhabbet ve fotoyla geçirdik vaktimizi. Buyrun.


anne ve kuzuları :)

kardiş sevgisi :)



üçlü kombinasyonlar :p

kuru yapraklar, sonbahar ve ben...


Turkuazoo

Bayramda aile saadeti içinde İstanbul'daydık. Ananemleri ziyaret niyetine gittik. Kısa ama dinlendirici bi tatildi, itiraf etmeliyim ki. Biraz da gezdik, tozduk tabi.

Kuzenleri yeni açılan Turkuazoo'ya götürdük. Çok sevindiler, özellikle küçük kuzen bayıldı :) Çok mükemmel olmasa da yeterince güzeldi bence. Özellikle tünel kısmı görülmeye değer. Ama bayram olduğu için acayip kalabalıktı. Aslında oraya profesyonel makinayla ve hafta içi sakinken gitmek lazım. Çok güzel kareler çekilebilir. Fotoğrafla ilgilenenlere tavsiyem olsun bu da. Düzgün çıkan bi kaç kareyi koyayım bari ben de.

çirkin ama sevimli(nası oluyosa :P )

köpeçik balıkçık :)


vatoz

at nalı yengeciymiş

aslan balığı, çok zehirliymiş!!



deniz yıldızları süperdi, balığı yeme şekli ilginç ama

manta

Pazar, Kasım 22, 2009

Güzel cumartesi..

Bu haftaki cumartesi aktivitelerimiz kahvaltı davetimizle başladı Meryemana ziyaretiyle son buldu. Nihal teyzem bu hafta bizi kahvaltıya davet etmişti, ailecek ona gittik. Mükellef bir kahvaltıdan sonra zavallı öğrenciler(Burak ve Enver :D) bilimum çizimdir, makettir yapımlarına geri döndüler. Biz de kendimizi Şirince yollarına vurduk.

Şirince, Selçuk ilçesinin ismi gibi şirin küçücük bir köyü. Meyve şaraplarıyla ünlü. Neredeyse her meyvenin şarabını yapıyolar. Bunun yanında Ege'ye özgü her şey satılıyor köyde. Zeytinyağı, zeytin, türlü çeşit zeytinyağle sabunlar, köy ekmekleri vesaire vesaire...

İlginç bi bilgi, eskiden köyün adı Çirkince imiş. Sonradan Şirince diye değiştirmişler :) Çok isabetli bi karar olmuş bence, hehe.

Gezinin en eğlenceli kısmı tabi ki şarapları tatma kısmıydı :) Valla hepsinden tattim. Karadut, şeftali, ahududu, nar, kavun, yeşil elma, vişne, çilek.. Yok yok kafayı bulmadım, zaten şat bardaklarının yarısını doldurup tattırıyolar cimriler :P En güzeli karaduttu valla. Hemen aldım tabi, kaçırır mıyım?!?! Tabi ki de bir şişeyle kalmadım. Toplam 4 şişe almış. Şundan da olsun bundan da olsun derken :)

Kafaları çektikten(!) sonra Meryemana'ya gittik, günah çıkarmaya :P E napsaydık yani, şarabın günahıyla mı yaşasaydık!!! Gittik, dualarımızı okuduk, mumlarımızı yakıp dileklerimizi diledik, hacı olduk ve İzmir'e döndük.

Çok keyifli bi gündü. Hava da çok güzeldi zaten, bahardan kalma gibi. Annişle babişe de değişiklik oldu, iyi oldu.

Ha bu arada babam da tattı bi kaç tanesinden şarapların. Ama yorumu kopardı beni. "Aman be ne biçim şarap bunlar böyle, meyve suyu gibi. Pehh!!!" dedi, beğenmedi adam :D

Günden kalan bi kaç foto ile bitireyim yazımı bari...aile saadeti :)


pirenses :P


kahve keyfi sonrası


şaraplarımızı tadıp aldığımız şirin tükkan


köyün genel görünümü


kapanış...

Pazar, Kasım 15, 2009

İlk Levi's kotum :))

Evet yanlış duymadınız. Bu yaşıma geldim ama ilk defa bir Levi's kot satın aldım :D Bu zamana kadar aklın nerdeydi diye sormayın, bilmiyorum. Tamam genel olarak yüksek fiyatlı ama bugün anladım ki değermiş be!! Biçimler güzel, kumaşlar güzel, üzerinde süper duruyo daha nolsun. Kıydım paraya aldım arkadaş. Aslında benim kot almak aklımda yoktu. Anneme almak için girmiştik. Lan dedim 45 yaşındaki kadın alıp giyiyor benim neyim eksik!! Hemen gözüme bi tane kestirdim vee tamam dedim alıyorum bunu. Hatta anne seninkini de alıyorum. Nolacak, sanki her zaman mı alıyoruz :)

Geçen sene de ilk Levi's kıyafetimi şükocum almıştı bana yılbaşında, kırmızı bi t-shirt :)

Karar verdim bundan sonra kot olayına girersem Levi's tan şaşmayacağım. Yılda 1 tane alırım ama tam alırım. Diğğğğğğ mi ;)

merak edenlere not: 571 slim fit modeli, fotodaki. Favorim olabilir bu model :)

Cumartesi, Kasım 14, 2009

Ahtapotlar gibi sevmek...


"Bir zamanlar buraların en iyi dalanı bendim. Diğerleri 3 dalarsa ben 5 dalardım, diğerleri 10 yakalarsa ben 20 yakalardım. Yine bir gün daldım en derinlere. Deniz berrak mı berrak. Ama bir deniz canlısı bile yok ortalarda. Napalım dedim, bazen de kısmetini vermez sana deniz, boş dönmek zorunda kalırsın. Derken son bir kez ortalığı kolaçan ettim. Ne göreyim, ilerideki kayanın üzerine yapışmış, kocaman bir ahtapot bana bakıyor. Yakalayım da, boş dönmeyim. Hem çorbasını yapar bizimkiler, içeriz dedim. Zıpkınımı attım veee tam kafasından vurdum onu. Hızla çekmeye başladım. Sonra bir baktım, kayanın arkasından başka bir ahtapot daha çıktı. Süratle üzerime doğru gelmeye başladı. Ama ahtapotlar saldırmaz ki dedim ve bekledim. Zıpkının ucundaki diğer ahtapota öyle bir tutundu ki, öyle bir kenetlendi ki, ikisini birden kıyıya zor çıkardım. Çocuklar zorlukla ayırdılar ahtapotları ve taşa vura vura öldürdüler. Ben tabi bir taşla iki kuş vurmanın gururunu yaşıyordum. Üstat balıkçının yanına gidip, ahtapotları göstermek için çağırdım. Ahtapotlara baktı, baktı ve "Sen ne yaptın evlat. Bak bu senin öldürdüğün dişi ahtapot. Yeni doğum yapmış, lohusa. Diğeri de onun erkeği. Onun kurtulamayacağını anlayınca onunla beraber ihtihar etmiş." dedi. Her gece rüyama girdi o ahtapotlar. Ben de bir daha dalmamaya yemin ettim. Zıpkınımı ortadan ikiye ayırdım, paletlerimi yaktım..."

Bu akşam gittiğim Yollarda isimli Devlet Tiyatrosu'nda geçen bir hikayeydi bu. Kadın, sevgini anlat bana dedi karşısındaki kıza. Kız nasıl yani diye cevapladı. Kadın mesela ahtapotlar gibi seviyor musun onu dedi ve ardından bu hikayeyi anlattı.

Etkilendim çok. Sevmek böyle bir şey mi olmalı, yoksa her şeyin fazlası felaketi mi getirir, bilemedim.

Bu arada oyun gerçekten güzeldi. Özellikle başroldeki kadın mükemmel oynadı, tüm o içinde bulunduğu duyguları iliklerimize kadar hissettirdi bize de. Bir 12 Eylül hikayesiydi. İzleyin ;)